


“Gecenin yarısı dört duvara sıkışmış üstelik bir de kısır dişi bir köpekle dertleştik biraz, o da boş boş bakıyordu, biliyordum, mutsuzdu. Patileriyle saçlarımı okşamıştı, sadece ağlamaklıydım.”
Burada insanlar robota benziyordu. Kimileri benzemiyordu. Sırf benzemiyorlar diye ne çok şey beklerdi evren onlardan. Belki de beklemezdi de bazen beklenmediklikler yapmak haz verirdi.
“Her dondurma yiyeceğimde hepsinden de isterdim, bilirdim, hangisinden almazsam aklım onda kalacak.”
Zaman zaman her şeyin başlangıç noktası çocukluktan kalma bir ‘huy’du. Biraz büyüdüğü zaman beğendiği bütün takılarını aynı anda takmak isteyecek, sahafların tüm kitaplarını yüklenesi gelecek, gördüğü tüm filmleri sırtlamaya çalışacak, aynı anlarda birden fazla adama/kadına sevgi duyup her birine sevgisini duyurmak isteyecek, odasına asmak için bir afiş seçemeyecekti sırf bu yüzden. İyi huylusundan da olsa açgözlü ve doyumsuz olmuş olacaktı. İnsan-lar ya varlıklarını hissettireceklerdi ya da olmayacaklardı. Böylelikle kendine güzel yalnızlıklar inşa etmiş olacaktı.
‘Ya hep, ya hiç.’ dondurmadan akan çikolata lekesi gibi yapışıp kalacaktı hayatlara, felsefi bir söz edasıyla.
‘Tutkuları’ olması birinin, hoştu. Bir o kadar da tehlikeli. İnsan sosyal, toplumsal bir ‘var’lık’tı. İnsan ilişkileri üzerine kitaplar yazılmıştı. Aşkı bulmanın yollarını yazanlar bile mevcuttu. Taktikler geliştirilmeliydi bir yol haritası çizilmeli, kaç ölçek ve dozda sevgi gösterilmesi gerektiği bir yere not edilmeliydi. Yazılı kanunlar hapse attırırdı. Yazısız kanunlarsa asıl yöneticilerdi. Uymadığınızda bireysel yollardan cezanızı çekerdiniz. Ve burada nefs-i müdafaa denilen şey çektiğiniz cezayı zerre kadar hafifletmezdi. Rüşvet geçmez,iyi halden yararlanılmazdı.
‘Akıl hastaları’ türüyordu gün gün. İntiharı fısıldaşıyorlardı. Herkes onları duyuyordu, kararlarına da saygı.
Sigara, cigara, alkol ve reflü işbirliği yapıp tüm insanların çatallı, karizmatik ses tonlarına sahip olmasını sağlıyordu. Kim konuşsa Mazhar Alanson sanılıyordu. Dünyanın kirli pencere arkasından buğulu görünmesi moralleri yerine getiriyordu. Felçli yaşlılar görmeye dayanamazdı ‘iyi yürekliler’, bakıp bakıp öyle olmadıkları için mutluluk duyarlardı. Oysa ipotekliydi tüm hayatlar. Edebiyata dair en çok bilinen ve tekrarlanan söz sanatı Tecahül-i Arif olmuş, cevabı kafa kurcalayacak hiçbir soru sorulmaz olmuştu.
“Sorular sormak için geldim şu dünyaya” demişti günün birinde bir şiirinde adam. Çoğunluk öyle düşünmüyordu, üstelik bunu diyen alkoliğin tekiydi.
Imagine’la başlıyordu düşler,
“…Hayal et bütün insanların tüm dünyayı paylaştığını…”
Ardından ‘Hey You’ diye sesleniyorlardı gençler birbirlerine.
“… Hey sen, kulağını duvara dayamış duran
Kendini çağıracak birini bekleyen, bana dokunabilir misin?
Hey sen, taşı götürmeme yardım eder misin?
Aç kalbini, yuvama dönüyorum. …”
En son ‘The End’ le noktalanıyordu :
“… Bir daha asla gözlerinin içine bakmayacağım…”
Samimiyet, masumiyet kitaplarda karşılaşılan filmlere konu olan, özlemi hep duyulan kavramlar olarak emekliye ayrılıp köşelerine çekiliyorlardı. Sadece bazenleri dilleri anlaşılmayan,zararı dokunmayan, dinleyip dinleyip de kendisi anlatamayan, insana muhtaçmış hissiyatı veren canlılara masum denilebiliyordu. Artık kelimeler insan egosunun arasında sıkışıp kalmış birer numuneydiler.
Robotlara dönersek, onlar kuşaktan kuşağa aktardıkları yazılımlarıyla , ezberledikleriyle yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Yaşamın anlamını çözmek ve varolmakla ilgili soru işaretlerinden sıyrılmış görünen bir topluluktular. -Onlar gibi olamayanlara halen daha acımaktalar.-
Varlık ve hiçlik sorgusu bitemeyen diğer insan ne mi yapıyor?
“Düşündükçe kötüye giden şu hayatı irdelemekten biraz uzaklaşıp diğer insanların nasıl yaşayabildiğini gözlemlemeliyim, bir köşesinden ona tutunmalıyım.”
“ Hey sen, saçlarımı okşarken güzel bir masal anlatır mısın bana?”
“Trenle bir yerlere gidelim mi?”
“ İntihar bir kaçış değil, reddediştir.”
“Bahar gelmiş. Biraz yürümeliyim. Düşüneceğim.”
-özge-